8 Şubat 2019 Cuma

Sonsuz Azâb ve İlahî Adalet

Tüm dinlerin yahud inanç sistemlerinin kendilerini meşrûlaştırma sürecinde karşılaştığı bazı felsefî güçlükler vardır. Bunların meselâ en meşhur bir tanesi, "teodise problemi"dir. Kadir-i Mutlak ve tastamam "iyi" bir ilahın, dünyayı yarattıktan sonra bunca kötülüğe, felakete, ölüme, suça müdahale etmemesi, bu dünyada kimi insanların gördüğü kötü muameleye rağmen adaletin teşkil edilememesi, doğarken eşit olarak doğan insanların içerisinden birilerinin çıkıp, ötekilere tahakküm ve zulmetmesi, tüm dinlerin açıklamak mecburiyetinde olduğu felsefî bir problematiktir. Yani Tanrı'nın bu dünyadaki adaleti, teodise problemi açısından, sorgulanmaya muhtaç hale gelir. Her din, buna çeşitli cevaplar getirmiştir: Tanrı'nın bu dünyayı bir fakr içerisinde yarattığı, kıt kaynaklarla mâlûl ve mâişet derdiyle dolu bu acı dünyada hakikî bir mutluluğa kimsenin erişemeyeceği, izâfî bir refaha ve zenginliğe ise ancak sınırlı bir kitlenin erişebilecek olduğu, bunun da imtihan sırrı olduğu söylenir. Çünkü bu dünyada şayet adalet olsa idi, öte dünyaya ihtiyaç kalmazdı. Bu dünyada refah eşit olsa idi, zulüm olmasa idi, Mahkeme-i Kübra lüzumsuz olurdu. Bu dünyada her şeyden sonsuz miktarda, herkese yetecek kadar olsa idi, Cennet gibi bir tasavvur inşa edilemez idi. Dolayısıyla dinler, kendi anlam dünyaları açısından teodise problemini vuzuha erdirmiştir, denilebilir. Bilhassa İslâmiyet; Hıristiyanlığın aslî günah anlayışına karşı çıkıp aslen günahsızlığı ve yine Kilisece kurtuluş imkânını müdafaa eden İsevîliğe karşı, ferdî kurtuluş şansını savunmasıyla bu konuda dinler arasında mütesnâ bir konuma sahiptir. Yani dinimizce, kanaatimizce bu hususta bir problem yoktur.

Lakin günümüzde insan, Allah'ın sadece bu dünyadaki değil, ahiretteki adaletini de sorgulamaktadır. "Allah beni yaratırken bana sordu mu?", "Ben bu dünyaya gelmeyi istemez iken yaratıldım, bir de cehennemde mi yanacağım?", "Allah sonsuz olarak yakacağı kullarını kendisine inanmayacağını bildiği halde ne diye yaratıyor?", "Kazâ ve kader Allah'ın elinde değil mi, O'nun ilminin dışına çıkamayacağımıza göre ne diye yaptıklarımızdan mes'ul tutuluyoruz?", "Bilim adamları bilinç diye bir şey olmadığını, özgür iradenin sadece bir yanılsama olduğunu, insan kararlarının ekserisinin bilinçaltında, atomların çarpışmasından mürekkep birtakım kimyasal reaksiyonlar neticesi alındığını ispatladı; hepimiz işlediğimiz suçlara bir bakıma mecburuz, Allah da bizi yakacak mı yani?", "Sonsuz yakmayı, sonsuz merhametli Allah'a yakıştıramıyorum?" gibisinden suâller sorularak, mesele deşiliyor. Bunlara cevap vermemek, soranları terslemek, ahmaklık olur. Bu soruları sormak, ayıp ya da günah değildir. Hazret-i İbrahim bir Peygamber olduğu hâlde Allah'a "Ya Rabb, nasıl diriltiyorsun, bana göster!" deyince Allahü teâla, elbette ki bildiği hâlde, durumun abesliğini göstermek maksadıyla "Ne o, yoksa inanmıyor musun?" diye mukabele etmişti. Bunun üzerine İbrahim Aleyhisselâm, "İnanıyorum lakin kalbim de yatışsın" demişti. Allah da ona bunu göstererek, kalbini yatıştırdı. Ben de bu minvalde bir yazı yazmaya karar verdim. Gayret bizden, tevfik ise Allah'tandır. Belki Allahü teâla, burada andığımız Resulleri hürmetine, sözlerimize tesir, kalemimize kudret ihsân eder de, bunu okuyanlar istifâde ederler.

23 Ocak 2019 Çarşamba

Allah'ın Hidayeti Nasib Etmesi

Bazıları, “Allah dilemedikçe, sizler dileyemezsiniz.’’ (ed-Dehr, 30), “Rabbin istediğini yaratır ve yalnız kendi ihtiyar eder. İhtiyar ve irade, onların elinde değildir.” (el Kassas, 68), “Sen sevdiğini hak yoluna sevk edemezsin. Belki Cenab-ı Hakk, istediğini o yola sevk eder.” (el Kassas, 55), “Onlara melekler indirsek, ölüleri lisana getirsek ve bütün kâinatı başlarına toplayarak onlara teminat verdirsek dahi, ilâhî irademiz taalluk etmedikçe yine iman etmezler.” (el En’am, 111), “Cenab-ı Hakk her kime hidayet etmek isterse, onun sinesini İslâmiyet için açık ve müsait kılar, delâlette bırakmak istediğinin de göğsünü o derece dar ve sıkı bir hâlde bulundurur ki, oraya hakikat nurunun girebilmesi, sahibinin göğe çıkabilmesi gibi imkânsızdır.” (el En’am, 125) ve “Ben size nasihat etsem de Cenab-ı Hakk delâlette kalmanızı irade etmişse, nasihatim size fayda vermez.” (Hud, 24) gibi ayetlere bakıp, “Kâfirin kâfir olmasını veya kalmasını madem ki Allah diliyor, o hâlde ne için azâbı onlara revâ görüyor? O dileseydi, herkes iman eder, kurtulurdu.” demektedir. Nitekim En’am Sûresinin 149. ayetinin sonunda “(Allah) eğer dileseydi, hepinize hidayet ederdi.” buyrulmuştur. O hâlde bu meselenin izahı, nasıl kabil olur?

20 Ocak 2019 Pazar

İnanmak Yahud İnanmamak Üzerine Mülâhazalar

Tabiînden (yani Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm'ı gören ashâb-ı kiramı görmekle şereflenenler zümresi) olan Vehb bin Münebbih, şöyle bir hadise naklediyor:
"Kullardan bir adam, bir başkasına uğradı. Onu boynu bükük ve kederli bir vaziyette buldu. Adamın mahzunluğunu beriki suâl edince o zât, 'Kullukta ileri merhalelere varmış bir kul vardı, lakin şimdilerde onu gördüğümde, onu dünyaya meyletmiş, Allah'tan ise uzaklaşmış buldum. Bu hâli beni üzdü' dedi. Aldığı cevap üzerine soruyu soran şahsiyet, 'Bunda taaccüb edecek ne var? Yolundan dönende şaşırılacak bir hâl yoktur. Sen Allah'ın yolu üzerine istikâmet tutturana şaşır!' dedi."
 Tarihimizin son dönem velîlerinden Abdülhâkîm Arvâsî Hazretleri de şöyle buyuruyor:
"Küfr, Ceyhun Nehri gibi akıyor. İnsanlar da bu sele kapılmış saman çöpleri gibidir. Ancak bir çalıya, ağacın kovuğuna tutunabilenler imanını kurtarabildi. İşte bu zamanda da ancak bir Allah dostuna rastlayanlar imanını kurtarabildi. Şimdi bu şekilde imanlı olan bir kimsenin soyunda Peygamber Efendimize bir rabıtâ (ilişki) vardır. Veya ashâb-ı kiram evlâdındandır. Yahud sülâlesinde bir velî vardır. Yoksa bu zamanda imanlı durmanın imkânı yoktur."
Twitter denilen kahrolası illete müptelâ olanlar bilirler, son birkaç gündür bu mecrada evvelde mütesettir olan bazı hanımların tesettürlerini çıkartıp, en nihayetinde ekseriyetle imanlarını da kaybettikleri bir süreci izhar ettiklerini görüyoruz. Bunu bir "özgürleşme, dinin prangalarından kurtuluş" olarak lanse etmeleri, beni ziyadesiyle şahsen üzmüştür. Bu insanlara kızmak, kötülemek ya da bu olay için "iyi olmuş" filan gibi laflar etmek, hiçbir işe yaramaz. Bu mesele, bir iman meselesidir. Müslümanların bu modern dönemde hemen her türlü soruna kulaklarını tıkayıp kaçmaları, daima benim nazar-ı dikkatimi celbeden bir husus olmuştur. Dolayısıyla bu başörtüsü meselesi münasebetiyle, uzun zamandan beri kağıda dökmek istediğim bir konuya dair karmaşık düşünceleri, toplu hâlde icmâl etmek fırsatı bulacağım. İnşallah bir şeyler anlatabilmeye muvaffak olabiliriz.

28 Ağustos 2018 Salı

Şu Meşhur Deve Sidiği Hadisi...

Birtakım cahillerin diline pelesenk ettiği bir hadis-i şerif vardır. Bu hadise göre Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup Medine'ye gelmişler. Fakat bunlar çölde yaşayan bedevîler olduklarından, Medine havası kendilerine iyi gelmemiş ve hasta olmuşlar. Bu hastalığın sıtma veya hazımsızlık olduğu rivâyet edilir. Sıtmaya tutulan bu bedevîler, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gelerek tavsiye istemiş, aldıkları ''Şuradaki develerin sütünden ve idrarından faydalanın'' cevabı üzerine gitmişler. Ardından da bu tavsiyeye uymuş ve iyi olmuşlar. 

İşte bu hadis-i şerife bakarak bir sürü cahil, ''İslâmiyet'te sidik içmek vardır, Peygamberiniz faydalıdır demiştir, buyurun siz de için'' nevinden espriler yapmaktadır. Hâlbuki, işin esası böyle değildir. Bu hadis, tamamen teknik bir meseleyi anlatır.

Şöyle ki, Hanefî mezhebindeki esas kavli oluşturan Ebu Hanife ve Ebu Yusuf'un görüşüne göre, eti yenen hayvanların idrarı necistir. Yani pistir. İmam Muhammed'e göre ise tahirdir, yani temizdir. Zira Hazret-i Peygamberin yukarıdaki hadisi, ''Allah size haramda şifa yaratmadı'' hadisiyle birlikte okunduğu zaman, deve idrarında necaset olamayacağı, zira şifa olduğu anlaşılır. Zira deve bevli pis olsa, Hazret-i Peygamber onunla tedaviyi emretmezdi. Fakat bu görüş Hanefî mezhebi içerisinde pek tutulmamış, zayıf ve şaz bir görüştür. Hanefî mezhebindeki meşhur kavle göre ise, eti yenen hayvanların idrarı pis olmakla birlikte (yani içmek haramdır), bu idrarda müptelâ olunan hastalığın tedavisinin bulunduğu kesinlikle biliniyorsa ve başka bir tedavi imkânı da yoksa, ancak o zaman bunu içmek câiz olur. 

Bu sorunsalı giderebilmek için Ebu Hanife ile Ebu Yusuf'un yaptığı açıklamaya bakmak gerekir. Onlar, ''Hazret-i Peygamber hayattayken insanların ilacının ve şifasının nerede bulunduğunu vahiy yolu ile biliyordu. Bugün ise böyle bir imkân yoktur. Haram olan bir şey kendisi ile şifanın gerçekleşmesi kesin olursa kullanılabilir. Nitekim hayatı sürdürmek için hayvan leşi yemek mübahtır. Zira kişi o leşi yerse hayatta kalacağını kat'î bir ilim ile bilebilir.'' diyorlar. Bu Hanefî mezhebinin esas kavlini oluşturup, ''haram olan şeyde şifa olduğu kesinkes bilinir ve başka bir tedavi imkânı da kalmazsa, bu durumda haram şey tedavide kullanılabilir.'' fetvasına vücud verir. (İ'lâu's-Sünen, I, 296).

Demek ki, sidik filan içmek aslında harammış. Bu hadis de başka bir şeyi anlatıyormuş.

''Üretilmiş'' Eşcinsellik!

Bana bu yazıyı yazdıran haberin görseli...

Öncelikle: Eşcinsel ilişki, bir hastalık veya psikolojik bir bozukluk değildir. Tarih boyunca görülmüş bir cinsî yönelimdir. Aynı cinsiyetten birine erotik veya romantik hisler besleme hâlidir. Antik Yunanistan'dan eski Arab toplumuna değin, pek çok kültürde kadın aşağılık bir mahlûk olarak görüldüğü için, eşcinsel ilişki kutsanmış, övülmüştür. Kadim inanış ve semâvî dinlerin açıkça yasakladığı bu tür ilişkiler, bu dinlerin yayılmasının akabinde dahi varlığını sürdürmüş, ''Yazın avratlara, kışın oğlanlara...'' dizelerinde ifade edildiği üzere, bir tür ''kaçamak'' olarak telakki edilmiştir. Fakat tarihin hiçbir döneminde eşcinsellik, bir ''cinsel kimlik'' olarak görülmemiştir. Tarih boyunca eşcinsel ilişkiler yaşayan insanlar, heteroseksüel evlilikler yapmışlar, çocukları olmuş ve yaşamlarını tamamlamışlarken; şimdilerde bu insanlar her sene kısaltmasına yeni bir harf eklenen LGBTQI+ furyasına katılmaya başlamışlardır. Neden böyle oluyor? Neden yukarıdaki görselde gördüğünüz 9 yaşındaki, henüz mastürbasyon yapma çağına dahi gelmemiş bir ilkokul çocuğu, ''kendisinin eşcinsel olduğuna'' inanıyor ve kimliğini bunun üzerine kuruyor? Eşcinselliğin bir hastalık ve psikolojik bozukluk olmaması, onun kabul edilebilir olduğuna delil midir? Homoseksüalite genler tarafından ortaya çıkartılan zorunlu ve spesifik bir cinsel yönelim midir? Bu yazıda bunları son derece kısa ve hülâseten münakaşa mevzuu edeceğiz. Müslümanların bu tür konularda, ''Bunlar sapık'' filan deyip, cahilce eşcinselleri hastalıklı olmakla itham etmesi, bizlerin esas noktayı kaçırmasına yarıyor sadece. Bu yazıda birtakım bilimsel referanslardan da faydalanarak, meseleyi izah etmeye çalışacağım.

20 Nisan 2018 Cuma

Sun'î Deizm Tartışması Üzerine

Son haftalarda, ''gündeme gelmezse ölecek'' hastalığından muzdaripliği ile meşhur bazı hocaların adeta gündeme yumurtladığı bir hadise var, ''Deizm Tehlikesi''. Meğerse Türk gençliği İslâmiyet'ten kaçıyormuş, deizm ve ateizm gibi rububiyetin ve Allah'ın kudretinin belirli ölçü ve şubelerde inkârına kayan görüşlere meylediyormuş. Bunu bir anda fark etmişler. Önlem alınmazsa neticesi çok fena olacakmış.

Günaydın amcalar! Bu hadiseyi bu kadar sür'atle tespitinize tüm Türkiye hayran kaldı. Sadece Türkiye'de değil, hemen dünyanın her yerinde dinsizliğe bilhassa gençler arasında son derece hızlı bir gidiş var. Bunu Türkiye'ye has bir şey gibi gösterip, ''Siyasî iktidar başa geçince dini empoze etti ondan herkes dinden kaçıyor işte'' gibi sığ bir bakış açısını hâkim kılma çabanız ne kadar da takdire şayan! Hâlbuki, bu ülkenin başında Karl Marx da bulunsa, ülkeyi II. Osman da yönetse, olacak olan şey yine budur, çünkü zamanın ruhu dinsizlikten yana... Bugün İngiltere'de semavi bir dine inanmayanların sayısı, inananları geçti. Fransa'da gençlerin yüzde 90'ı hayatında hiç kiliseye gitmemiş. O hâlde, belirli noktalardan havaya tespit sıkmayı bırakıp, objektif bir yüzleşme yaşamak zorunda olduğumuz bir realite. Bu yazıda ben biraz bunu yapmaya çalışacağım, ''Ahir zaman ühühühüh'' diye ağlamak bizlere yakışmaz. Zira ne diyor hadis-i şerif, ''Yarın kıyametin kopacağını bilseniz, yine de elinizdeki fidanı dikiniz''. Yani bu ne demektir? Neticesini göremeyeceğiniz kesin ve kat'î dahi olsa, bir gaye uğruna cehde devam ediniz demektir. Türkiye öyle bir ülkedir ki, bu hadis-i şerife bakarak Gezi Parkı'nda yapılan kalkışmaya dahi İslâmî bir kılıf bulunmuştur. O yüzden yapacağım şey biraz beyhude olacak ama yapacağım...

22 Aralık 2017 Cuma

Tarz-ı Hayatımız ve Modern Çağ

''Zevkleri bir bıçak gibi kesen ölümü çok hatırlayın!'' (Hadis-i Şerif)

Abbasîlerden Osmanlılara, bir Müslüman şehri; toplumun organik yapısına riâyet edilerek dizayn edilmiş, geniş bir külliye biçimdeydi. Doğayla iç içeydi; baharın gelişiyle açan bir yaprak veya kışın bastırmasıyla düşen ilk karın müşahedesi mümkündü. Ölüm ve doğum, yan yanaydı. Mezarlıklar bugünkü gibi yüksek duvarlarla örülmemişti. Hatta insanlar bir yere gidecekleri vakit, mezarlıkların içerisinden yürüyerek giderlerdi; bu onların da bir gün öleceğini onlara anlatmanın en mükemmel bir yoluydu. Organik toplum anlayışı uyarınca, herkes herkesle ilgili ve alâkadardı; ''mahalle kültürü'' denilen şeyin aslı, bir cami etrafında kurulmuş bir şehrin tecessümüydü. ''Lonca, Ahilik'' gibi müesseseler, çıraklara meslekten evvel adâb, usûl ve ahlâk öğretirdi. Bu vasıfları uzunca bir müddet taşıyan Müslümanlar, en az Rusya kadar fakir bir memleket olduğu hâlde Karl Marx'ın Türk çiftçisini ''Avrupa'nın en ahlâklı köylüsü'' övmesinin aslî sebebidirler; zira Türkiye'de uzunca bir müddet müreffeh Avrupa kıt'asında dahi görülen âdilikler, suçlar o kadar yaygın bir şekilde yaşanmamıştır.

18 Ekim 2017 Çarşamba

Bir Kültür Travestiliği: ''Tengricilik''

Ekşi Sözlük'te geçirdiğim neredeyse üç yıl boyunca anladığım birkaç şey var. Bunlardan bir tanesi kendisine ''Kutsal Bilgi Kaynağı'' nâmını uygun görmüş bu portalın süzme gerizekâlılar tarafından işgal edilmiş olması iken ikincisi, Ekşi Sözlük'te çeşitli partilerin örgütlendiği, bunların birkaç kişi tarafından sanki farklı kişilermiş gibi, farklı hesaplar satın alınmak sûretiyle tek bir merkezden yönetildiği (Komünist Partililer bilhassa bunu çok yapıyorlar, gerekirse isim de veririm), üçüncüsüyse bu platformun tamamen bir psikolojik harb vasıtası olarak kullanıldığıdır. Ekşi Sözlük'ten korkmak, kaçmak, girmemek ancak şahsın kendisini sinirlilik halinden muhafaza edebilir. Hâlbuki zehir yayılıyor. Türkiye'de sosyal medya kullanan, kafası çalışan, hakikaten başarılı binlerce Müslüman genç olmasına karşın kimse böyle şeylere mesai harcamak istemiyor. Lakin mücadele Ekşi'de de devam etmeli. Biz de bunu adâbınca sürdürmeye çalışıyoruz. Bugün ise, bu sözlükteki en gerizekâlı ve habis topluluktan bahsedeceğiz: Tengriciler, yani Neo-Şamanistler.

1 Ekim 2017 Pazar

31 Mart Vak'ası

31 Mart Vak'ası, tarihimizin sıkça tartışılan olaylarından bir tanesidir. Üzerinden bir asrı aşkın bir vakit geçmesine rağmen, halen daha bu olayda tam olarak ne olup bittiği aşikâr değildir. Lakin, meselenin esasına da henüz değinen fazla olmamıştır; zira Türkiye'de bu olayı ''bastırılan bir gerici isyan teşebbüsü'' olarak göstermek resmî ideolojinin işine daha çok gelmiştir. Yoksa hakikî veçhesiyle, ''parayla tutulmuş eşhasın, İTC adına padişahı indirmek üzre düzenlediği bir tertip'' olduğu bilinseydi, bir zamanların ''Hürriyet Kahramanları''nın adı kötüye çıkardı. Neyse ki bugün bu hakikatler az buçuk yazılıyor, çiziliyor ve biliniyor. Bu satırlarda da bunlar icmâl edilecek; yani derlenip toplanacak ve tekrar edilecek.

23 Eylül 2017 Cumartesi

Kader Nedir?

Allahü Teâla'nın kadim ilminin icmâlen (topluca) eşyaya bağlanmasına kazâ, bu ilmin tecelli etmesine de kader denir. Ehli Sünnet mezhebinde Eş'arî ve Matüridî kader inancı farklıdır. bunlar mütalaa edilirken, insanın kalbine şüphe düşebilir; ''özgür irade'' meselesi sual edilebilir. bu mevzular ince birer mesele olduğu için, anlaşılması için İslâm âlimleri çok risâle yazmışlardır. Bu izahatlar, umumiyetle Matüridî itikadına bağlı hanefî âlimler tarafından yapılmıştır.

Poligami (Çok Eşlilik)

Poligami, çok kadınla evlenme demektir; yani çok eşlilik. teaddüd-i zevcât.

İslâmiyet gelmeden evvel inkişaf etmiş olan büyük hukuk sistemlerine hızlıca bakılırsa, bunları üç adede kadar indirmek mümkün olur: Hıristiyanlık, Yahudilik ve Roma Hukuku. Bunların hepsinin hukuk metinlerinde çok eşlilik tahdid edilmeden (sınırlanmadan) meşrû görülmüştür. Hıristiyanlıkta ortodoks görüş belki tersidir amma, Martin Luther gibi protestanların verdiği müsaade ve icazetle Hesse dükü Philippe, Prusyalı Friedrich Wilhelm ve İngiltere Kralı VIII. Henry çok eşli bir yaşam sürmüşlerdir. Mormonluk mezhebi, aynı Anabaptistler gibi çok eşliliği câiz görür. Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos'un Alman Kontes Berthe von Sulzbaeh ile evli olduğu halde yeğeni Theodora ile de evlendiği rivayeti, oldukça meşhurdur. Büyük Karolenj İmparatoru ve Batı Roma Tacunı ihdâs ettiği iddiasında bulunmuş Charlemagne'nin çok sayıda odalığı ve iki karısı vardı. Roma'da çok eşlilik yasak olsa da, cariyelerle sınırsız cinsî münasebet kurulabiliyordu. İslâmiyet geldiğinde ise bunların adedini dört olarak sınırlamıştır. Osmanlı son devir Şeyhülislâmlarından Mustafa Sabri Efendi, bu meseleyi şöyle hülâsa ve izah etmektedir:
Şer'î hukukta tek evlilik esas, çok evlilik ise istisnadır. Buna ancak ihtiyaç ve zaruret gibi durumlarda başvurulur. Çünkü umumî telakkilere göre evlenmek üç sebeple olur: insan neslinin devamı, bir başkasının namusuna tecavüzden ve zinadan sakınarak iffetli yaşamak ve ev işlerinin güzel bir şekilde tanzimi, mal ve çocukların muhafazası, sevgi ve saygı ile beraber iş yürütme kaygısıdır. Bir kadın çocuk sahibi olamadığı zaman evliliğin ilk sebebi yerine gelmeyip, insan neslinin intikâı neticesini verir. Eğer zevce çok yaşlı ve güçsüz veya bir hastalığa müptelâ olup da zevcinin gücü kuvveti yerinde ve sıhhatli olursa, evliliğin ikinci sebebi zayi olur. Bu durumda zevc, başkasının namusuna göz dikebilir, zinaya düşebilir. Bir diğer husus da, kadın müsrif, sefih, serkeş, hain ve kötü huylu olursa, evliliğin üçüncü sebebi de yok olmuş olur. Bu sebeple taaddüd-i zevcâta müracaat olunurdu. Dünyada kadınların sayısının erkeklerden fazla ve erkeklerin ömrünün de kadınlardan az olması; bekar ve dul kadınların evlenecek erkek arayarak korunma endişesi; nüfusun artması arzusu da bunun âmilleridir.
Mübahlar devlet emriyle yasaklanabildiğinden, bugün Müslümanların bir kısmı monogamik bir yaşam sürmektedir, bu dine aykırı değildir. Fakat İslâm'ın bu cevazını ve hikmetini hakir görmemek gerekir.

Dört Halifeden Üçünü Kim Öldürdü: Halifelik Müessesesi ve İtirazlara Cevaplar

Cevap veriyorum: Hazret-i Ali'yi bir Haricî, Hazret-i Ömer'i Fars civarındakiler tarafından tutulmuş bir Mecusî, Hazret-i Osman'ı ise el-Gafıkî adında bir Yahudi öldürdü. Hiçbiri Ehl-i Sünnet, alelâde, bildiğimiz Sünnî, sahabe dostu bir Müslüman değildi. Şiîlerin ve Yahudi oryantalistlerin (Bernard Lewis, ki vasat bir tarihçidir, tüm ününü Ermeni meselesindeki pro Türk tavrına borçludur) ''Öyle bir adam yaşamadı'' dediği İbn Sebe gibi Müslüman görünümlü, Şiî ve Yahudi tiplemesinin tertip ettirdiği bir suikasti Müslümanlara yüklemek, oldukça enteresandır. Şimdi mutlu musunuz? Suâliniz yanıtı budur: ''Madem halifelik muhteşem, râşid halifelerinizi siz öldürmediniz mi?'' diyorsunuz ya hani, biz öldürmedik işte; Haricîler, Yahudiler ve Mecusîler öldürdü.

Fakat meseleyi böyle izah edince, yazı da pek kısa göründü gözüme. O zaman halifelik müessesesini biraz tetkik edelim. Artık arada böyle kısa kısa yazılar da yazmak emelindeyim.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

''Arap İhaneti''nin Aslı

''Araplar bize ihanet etti'' lakırdısı, milliyetçi Türk tarih yazımının en mühim ulus-devlet inşa argümanlarından bir tanesidir. Türkler; yüzlerce yıldır hakkaniyetle yönettikleri Arabistan'da, durup dururken, bir anda, topyekûn bir ihanet ve isyanla karşılaşmış, Arabistan bu sebeple kaybedilmiş ve düşmana yenilmeye sebep olmuştur. Zira Araplar, bu tür hareketlere meyyâl, nasipsiz bir ırk imiş ve Türklerin üstünlüğünü bir türlü anlayamamışlar. Yalan ve tezviratlarla dolu bu tarih yazımı, ne yazık ki binlerce gencin aklını bulandırıyor. Hâlbuki hiçbir şey durup dururken gerçekleşmez; ki, bu ''ihanet'' denilen şeyin ne kadarının gerçekleştiği, Osmanlı subaylarının kaçının Arabistan'ı düşmana peşkeş çekme isteği olduğu gibi hususlar da, bilerek bu tarih yazımının dışında bırakılmışlardır. Lakin, hakikatler elbet bir gün açığa çıkar.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Devrim Değil Darbe: 1908

Midhat Paşa layığı olan cezayı bulduktan sonra, Sultan Hâmid'in an'anevî, dindar ve geleneksel idaresine muhalif olan bir akım ortaya çıktı. Osmanlılarda burjuva sınıfı gelişmediğinden (çünkü Osmanlı devlet telakkisinde tüm mülk tastamam padişahındır, ancak o kiraya verir ve ölümden sonra müsadere usûlüyle geri alır, yeniden dağıtır. Bu sebeple miras yoluyla devlet görevlilerinin malları varislerine intikal etmemiş, böylece padişahtan ayrı güçlü nüfuz sahibi bir sınıf teşekkül etmemiştir. Avrupa'da ise aristokrasi böyle gelişmiştir), Avrupa tipinde eğitim alan üç grup vardı: memur sınıfı (bürokrasi), askerler (ordu) ve çeşitli meslek erbabı (tabib, mühendis, öğretmen ve hukukçular, bilhassa ilmiye). İlmiye geleneksel rolü icâbı devletin genişlemesine ve dini ihlâl etmesine muhalif iken ordu ve bürokrasi devletin modernleşmesi hususunda fikir birliğindeydiler. Bunların zayıf aklına göre eğer devlet yabancı tebaasına temsiliyet verirse, o zaman tüm milletler milliyetçiliği bırakıp Osmanlılık kimliği altında bir araya gelecekti. Bu safdil hülyaya kapılan gençler, hiçbir meşrutiyet özelliği göstermeyen 1876 anayasasının yeniden ilanını istiyorlar, bu yönde neşriyat yapıyorlardı. Hâlbuki tüm dünyada milliyetçiliğin yükseldiğini görmelerine rağmen, yabancı elçiliklerde düşüp kalkmanın verdiği güvenle bu safdil hayale inanıyorlardı; içlerindekilerin çoğu da Türk ve Müslüman değil; gâvur, hatta zındık ve mürted idi. Fakat bu gençlerin başlarındaki zata, yani Sultan Hâmid'e olan nefretleri ferasetlerini kör kılmış idi. Öyle ki, bu süreçte İttihatçıların sırf Sultan Hâmid sürdü diye Şerif Hüseyin'i Mekke Emiri yapıp Arap isyanı çıkartmaları, Ermeni komitacılarla Sultanı indirmek için anlaştıktan 15 sene sonra yüz binlerce Ermeniyi sürüp, katledip başımıza Ermeni Meselesini açmaları gibi garabetler, şüphesiz bu ferasetsizliğin eseridir.

Bugün, İttihad ve Terakki Cemiyetinin aslında yabancı istihbarat servisleri tarafından kurdurulduğuna dair elimizde vesikalar ve deliller dahi vardır. Bu yazımda hülâseten kuruluşundan 1908 devrimine değin birkaç şeye değinmek niyetindeyim.

21 Haziran 2017 Çarşamba

''Hürriyet Şehidi'' (!) Midhat Paşa'nın Hakikî Sicili

Türkiye'nin günümüzde yaşadığı problemlerin ve sosyal kırılmaların temeline bir bakış attığınızda, göreceğiniz ilk şey ihanet olacaktır. Bakmaya devam ettiğinizde ve hainlerin izini sürdüğünüzde de, karşınıza altın, yaldızlı ve kocaman harflerle bir İttihad ve Terakki Cemiyeti flaması çıkması pekâlâ muhtemeldir. Bunu insanlara söylediğinizde büyük ihtimalle tepki alırsınız, zira İttihad ve Terakki, bu ülkenin kuruluş ideolojisinin sacayaklarını oluşturmuş bir partidir ve aynı zamanda Mustafa Kemal'in de bir dönem mensub olduğu (fakat lider takımı, bilhassa Enver Paşa ile ters düşünce fikren bağlı kalsa da, siyasî olarak ayrıldığı) bir cemiyet olması hasebiyle, resmî ideolojinin tarih algısı içerisinde mühim bir yer işgal eder. Türkiye'nin öğrencilerine bellettiği tarih şuuru Osmanlı son dönemi hakkında hülâseten şöyle der: ''Osmanlılar gerilemeye başlamış idi. Liyakat yoktu. Herkesin canı padişahların iki dudağı arasındaydı. Bağnazlık (İslâm demek istiyorlar, lakin dilleri varmıyor) altında halk inim inim inliyor, padişahlar zevk ve sefa sürüyor, koca bir imparatorluk köhneyerek çöküyordu. Tam bu sırada II. Mahmud adındaki reformist ve Batıcı sultan, yenilikçi metodlarıyla asrî müesseseler inşa etti. Yeni bürokrat okulları kurdu. Buradan çıkan akıllı mülkî amirler, memleketi imar ettiler ve demokratikleştirdiler. Lakin Abdülaziz adındaki despot sultan tahta çıkınca, bu girişim akim kaldı, Tanzimat'a halel geldi. Allah'a şükür intihar etti de memleket kurtuldu. Büyük Hürriyet Kahramanı Midhat Paşa Sultan Hâmid'le anlaşıp onu tahta çıkardı, fakat bu habis şahsiyet Paşa'yı kandırdı ve tam 33 sene boyunca memleketi tek başına idare eden bir diktatör oldu, zulüm altında inim inim inletti. Midhat Paşa'yı sürgüne gönderip öldürttü. Nihayet bu işin böyle gitmeyeceğini anlayan vatansever, okumuş, namuslu, milliyetçi gençler; İttihad ve Terakki'yi kurdular. Enver Paşa ve Resneli Niyazi Bey önderliğindeki İTC, bu zulmü 1908'de sona erdirerek memlekete demokrasiyi armağan etti. Fakat bizim milletimiz demokrasi için hiç mücadele etmediğinden, bunun kıymetini anlayamadı. Gericiler, şeriatçılar memleketi istila etmek için 31 Mart olayını tertip etti, fakat Mustafa Kemal'in de aralarında bulunduğu kahraman Hareket Ordusu gelerek isyanı bastırdı. Korkaklardan memleketi alan İTC, büyük bir dirayet ve liyakatle imparatorluğu yönetmesine rağmen, Balkan ve I. Dünya savaşları patlak verdi, memleket hiç günahı yokken kendini bir hengâmenin içerisinde buldu. Osmanlıcılık siyaseti sona erdiğinden, milliyetçiliğe başladılar ve en azından Anadolu'yu bunların oluşturduğu Kurtuluş Hareketiyle kurtarıp, Türklere armağan edebildik. Onlar olmasa Kürtler, Araplar, Ermeniler, Yunanlılar memleketi istila edecek, Sevr'i bize dayatacaklardı. Toprakları bol olsun''

Yalanlarla dolu bu paragraf, çok uzun müddettir, bazen ''Türk Tarih Kurumu''ndan atmakla tehdit edilerek kitap yazdırılan, bazen de hakikaten bunlara inanarak maksadlı yayıncılık yapan akademisyenler marifetiyle, sayfalar dolusu tezvirat yapılarak, günümüzde dahi müdafaa edilebiliyor ve İlber Ortaylı gibi bir tarihçi, yazdığı kitabında bir cunta tarafından öldürülen padişah için ''Sultan Aziz öldürülmedi, intihar etti'' gibisinden laflar edebiliyor. Unutulmasın ki, sırf Abdülhâmid'i objektif bir biçimde anlattığı için büyük tarih pîri Yılmaz Öztuna'nın Türk Tarih Kurumu azâlığı elinden alınmış, yine bu kurum tarafından, parayla ve tehditle eskiden Sultan Aziz'in katledildiğini savunan Ordinaryüs Profesör İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya bunun aksini ispat ettiğini iddia etmesi için, ısmarlama bir kitap yazdırılmıştır. Türkiye tarihi, işte yüz yıldır böyle maskaralıklar ile yazılıyor.

Bu seride, İttihad ve Terakki'deki mühim isimleri, kuruluşunu, icraatlarını, geçmişlerini ve ihanetlerini okuyacaksınız. Yazının lüzumsuz uzamaması için, birkaç bölüm halinde yazmaya karar verdim. Bu ilk bölümde, Yeni Osmanlılar Cemiyeti ve 76 Darbesi ile başlayan süreci ve Midhat Paşa'yı anlatacağım, sonraki bölümlerde de 31 Mart Vak'ası, 1908 Darbesi, Enver-Cemal-Talat Paşa üçlüsü, Balkan ve Trablusgarb Savaşları, I. Cihan Harbi gibi meselelere değineceğim. Vahidüddin-Mustafa Kemal kavgasını ve Abdülhâmid devrini ise bunlardan ayrı, müstakil olarak yazmak niyetindeyim. Kronolojik sırayı takip etmeye çalışacağım.

1 Haziran 2017 Perşembe

Kutuplarda Oruç Nasıl Tutulur: Orucun Manası Üzerine

Orucun Manası

Malum, mübarek Ramazan ayı hânelerimize konuk oluyor şu vakitlerde. Fakat, orucun esas manasını ve mantığını kavrayan, Türkiye'de pek azdır. Hele bazıları, ancak oruç tutmanın tâlî bir hikmeti sayılabilecek ''Fakirlerin halinden anlama'' faydasını, orucun tutulma gayesi olarak sunarak, aslında İslâmiyet'e kötülük ediyorlar. Oruç tutmanın maksadı, fakirlerin halini anlamak falan değildir. Bu belki bir hikmettir. Yani, insan aç kalınca, gayrı ihtiyarî, kendisinin muvakkat olarak çektiği bu sıkıntıya sürekli dûçar olan insanları; biçareleri, evsizleri, fakirleri, yiyecek yemek, içecek su bulamayanları hatırına getirir, onlara üzülür, dertlerine bir deva bulmak gerektiğinin lüzumunu kavrar. Fakat İslâm'ın esas maksadı, bu ''sosyal fayda''yı temin etmek midir? Elbette ki hayır. Zira oruç eğer fakirlerin halini anlamak için tutuluyorsa, o zaman ezelî hikmet gereği, fakirlerin oruç tutmaması, en azından fakirlere orucun farz olmaması gerekirdi ki, bu böyle değildir. İkincisi, eğer oruç fakirlerin halinden anlamak maksadıyla yapılan bir ibadetse, niçin Ramazan ayında sofralar ayrı bir şenlikli yapılıyor, Ramazan gecelerinde ilmî, dinî toplantılar, Karagöz-Hacivat'lı güldürüler yüzyıllardır tertip ediliyor; daha gösterişsiz geçmesi lazım gelmez miydi? İşte, din cahili Müslümanlar, böyle abes laflar ederek İslâm dinini ayağa düşürüyor, sanki mantıksız bir din imiş gibi lanse ediyorlar. Hâlbuki, İslâmiyet'te orucun farz olmasının sebebi maddî iktidarsızlık yaşayanların halini tecrübe etmek değil, Allah için aç kalarak, O'na itaatinin sınırlarını zorlamaktır. Zira oruç; öteki ibadetlere benzemez; belki de namaz, zekât gibi ibadetler, orucun yanında oldukça sönük kalır. Niçin? Zira oruç, İslâm'da tanımlanan öteki ibadetlerin aksine, ''Nefs'' denilen benliğin en hoyratça talep ettiği, en temel arzulardan insanı beri kılar, sırf Allah diliyor diye. Meselâ, yemek yemek ve su içmek insanın en basit iki ihtiyacıdır. Lakin oruç, insanı bunları temin etmekten men eder. Nefs, yalnızca açlık ile susuzluk ile terbiye edilebileceğinden, Ramazan ayı, manevî bir terbiye periyodudur.

7 Nisan 2017 Cuma

Aliya Izzetbegovic Nazi Değildir


Aliya... İsmi anıldığında, bizlere semâya el açıp hakkında Yaradandan rahmet dilemek düşen, eskilerin ''Balkanların Son Osmanlısı'' dediği, yüz küsür senedir hüzün, acı ve gözyaşından başka bir şey görmemiş Müslüman Boşnaklara bir umut ve devlet verebilmiş yegâne devlet adamı. Şiddetten uzak, insanî ve hissî tavırlarıyla dünya çapında milyonlarca insana ilham kaynağı olmuş, dindar bir şahsiyet. Kâfirlerin bugün beğenmediği, meselâ Suriye'deki muhaliflere, ''cihâdcı, katil'' dediği zamanların öncesinde ne cihâdcı, ne de katil olduğu hâlde yine hoşlarına gitmeyen bir adam; zira İzzetbegovic artık bölünmesi mukadder olan, Hırvatların ve Sırpların birbirine girdiği Yugoslavya'da etnik ''Slav'' temeline indirgenmiş, komünist bir devlet ile yaşanamayacağını anlamış ve Bosna'yı ayırmak istemişti. Lakin Srebrenitsa'da Sırplar Boşnaklara soykırım uyguladığı hâlde, Türkiye'nin İslâmofobik solu aynı faşist Ortodoks Sırplar gibi, Izzetbegovic gibi bir adamdan yine nefret ediyor. Lakin taaccüb etmemelidir. Çünkü Müslümanlar ne yaparlarsa yapsınlar, kâfirler onları sevmez. ''Küfür tek bir millettir'' şiârı, adeta Müslümanlara da ''Siz de tek bir millet olunuz ki; gücünüz onlara karşı tükenmesin'' demektedir. Bugüne kadar dönen devranın ve tarihçe-i dünyanın yazdıkları, zaten bu durumu vesikalarıyla ispat eder.

Peki, neden nefret ediyorlar Aliya'dan? NATO'nun kadrolu adamıymış, Yugoslavya'yı bölmek için tutulmuş. Zaten eskiden de bir Nazi işbirlikçisiymiş, eski bir Nazi subayı imiş. Kaynak? Wikipedia'da öyle yazıyor ya! Bir de Sırplar öyle diyor. Bunlar ortalama bir Türk komünisti için gayet makul argümanlardır. Çünkü işin içinde Müslümanlara düşmanlık etme fırsatı var. Tabiî ki, bu iddiaların hepsi yalan. Sırplar tarafından ortaya atılmış, temelsiz argümanlar. Nasıl olduğunu bu satırların ardından anlatacağız.

27 Mart 2017 Pazartesi

Osmanlıları Sevmek Müslümanlar İçin Dinî Bir Vazifedir

Hüzün ve ümidi aynı anda taşıyan bir fotoğraf: Osmanlı subayları, Filistin'de dua ediyor.

Şahsım adına, muhatabımın cehennemde itikadî sapıklığından ötürü ceza görmeyecek olan yegâne fırkaya, yani Ehl-i Sünnet'e tâbi olup olmadığını anlamak için sorduğum suâllerden biri, ''Osmanlıları sever misin?'' sorusudur. Zira Vehhâbîler bu suâle, ''Osmanlılar iyiydi, güzeldi ama bir sûfi devleti idi, tasavvufla iştigal ettikleri için itikadleri bozuktu. Bu sebepten ötürü de nihayetinde yıkıldılar'' derler, sanki El Kaide'den IŞİD'e kadar kurdukları onlarca terörist örgütle zaferden zafere koşmuşlar da, dünyaya bir katkıda bulunmuşlar gibi...

Şiîler, Nusayrîler veya Aleviler bu suâle, ''Osmanlılar bize çok zulmetti, Ehl-i Beyt'e düşman idiler'' diye yanıt verirler; hâlbuki Osmanlıların soyu, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer vasıtasıyla, farklı cihetlerden Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'a kadar varır. Bir insan kendi kendisine, kendi ailesine veya kendi evlâdına düşmanlık eder mi? Elbette ki etmez. Fakat Şiîlere göre Ehl-i Beyt olma hakkı sadece kendilerine ait olduğundan, böyle bir inceliği anlamalarını beklemek boşunadır.

İtikadı bozuk, dinî anlamda lakayd olan veya ''Tengrici'' takılan Türkçüler ise mezkûr soruya, ''Osmanlılar Türklükten uzaklaşmıştır, Türklere makam ve mevki vermemiş, devşirmeleri korumuş kollamış, Anadolu'daki Türkmenlere zulmetmiş, ancak sefer zamanı asker olarak ondan faydalanmıştır'' şeklindeki bir yanıtla mukabele ederler. Tabiatıyla, ''Türklükten uzaklaşmayan'' Türk devletlerinin ortalama ömrünün 100 yılı dahi bulmadığını gözardı etmişlerdir. Lakin Osmanlılar ilmiye teşkilatını tamamen Türklerden oluşturmuş bir devlettir. Bürokraside devşirmelerden yaptığı tercih, tamamen siyasîdir; çünkü arkasındaki nüfuzlu ailesi olan bir Türk büyüğündense, kimsesiz bir devşirmenin sadrazam olması, padişahın işine gelir. Zira kellesini almak icâb ettiğinde, ona karşı bir hareket olmaz, sadrazamın kimsesi yoktur. Yani meselenin Türklükle bir ilgisi yoktur, bugün Anadolu'daki bir Türk, Türk olduğunun farkındaysa, bu Türk-İslâm ananelerine göre idare edilen Osmanlılar sayesindedir. Öyle ki, bugün Yahudiliğe veya Hıristiyanlığa geçmiş Türkî kavimlerin hemen hiçbiri, Türk olduğunu bilmez; geçmişini, dilini ve âdetlerini unutmuştur. Osmanlı idaresindeki hiçbir kavim; Boşnaklar, Çerkesler, Farısîler, Arablar, Bulgarlar, Yunanlılar vesaire ise geçmişini unutmamıştır, zira İslâm kavmî bağlılıklara tolerans gösterir. Türkler ise zaten hâkim millet olduğundan, böyle bir tehlike baş göstermemiştir bile. Osmanlılar Türkleri en çok koruyan Türk devletidir ki, bu sebepten ötürü ordusunu profesyonel devşirmelerden kurmuş, Türk ahalisi bol mıntıkaları, çiftçileri ve tımar sahiplerini sürekli orduya almamıştır. Fakat Osmanlılar, Anadolu'da düzeni ve nizamı bozan, göçebe yaşadığından ötürü toplayıcılıkla geçinen, asayiş olaylarına ve katliamlara yol açan çeşitli topluluklara göz açtırmadığından, ne hikmetse Türk düşmanı oluvermişlerdir. Zira bu toplulukların ekserisi, Türkmen kökenlidir. Tengrici Türkçülere göre eğer mevzubahis Türk kökenli topluluklar ise, onların oğlan kaldırıp dağa kaçırmaları, göçebe yaşadıklarından ötürü köylüleri öldürdükten sonra mahsullerini almaları hoşgörüyle karşılanmalıdır. Fakat bugün, Güneydoğu'da kaçak elektrik kullanan Kürtlere karşı ise amansız olunmalıdır. Böyle saçmalıklara ne yazık ki Kemalist rejim pirim vermiştir. Türklüğü 600 sene yaşatan Osmanlılar ''Türk düşmanı'', ömrü düvel-i muazzama devletlerinin kapısında Fransızca mektup taşımakla geçmiş İttihâdcılar ise ''Büyük Türkçü'' oluvermiştir.

İşte, taife taife bu suâle sapık toplumlar böyle yanıt verir. Osmanlıları sevenler ise ister Kürt, Türk, Boşnak veya Çerkes olsun, bu hanedanın kendilerine yaptıkları iyilikleri unutmayan, dine olan büyük hizmetlerini övenlerdir. Şu bir gerçektir ki, Osmanlıları sevmeyenlerin, onlara küfür edenlerin dininden, imanından şüpheye düşülür. En azından, ''Demek ki dinini de, tarihini de iyi bilmiyor'' diye düşünülür. Zira bir Ehl-i Sünnet bir Müslüman, büyük âlimler, askerler yetiştirmiş, nice kavmi İslâm etmiş bu devlete ve hanedana kötü gözle bakamaz. Bakanlar, işte yukarıdakiler gibilerdir: Vehhâbîler, Şiîler, Tengrici Türkçüler, Kemalistler, Marksistler, PKK'lı Kürtler... Bir Müslüman, bu ihanet şebekeleri arasında anılmaktan korkmalıdır.

15 Mart 2017 Çarşamba

Batı'nın Erdoğan Düşmanlığı: Maksad Demokrasiyi Müdafaa mı?

İsviçre Gazetesi Blick'in 13 Mart 2017'deki manşeti.

Avrupa'nın bugünlerde bir numaralı gündem maddesi, Türkiye'deki ''Cumhurbaşkanlığı Sistemi'' referandumu. Çok enteresandır ki, Türkiye ve Türkler, nihayet çok istedikleri ''uluslararası sisteme yön verme'' işinde muvaffakiyete erdi. Fakat tersten. Yani müspet manada bir ''oyun kuruculuk'' değil bu, daha çok menfi. Türkiye ve Erdoğan aleyhindeki her nutuk, isterseniz ayrılıkçı bir Kürt terörist olun, isterseniz de birkaç ay evvel Türkiye'de bir darbe tertip etmeye çalışan tarikatçı bir terör örgütü mensubu (FETÖ) olun, şiddetli alkışlarla mukabele edilecek bir eylem haline geldi tüm Avrupa'da, öyle ki siyasetçiler bunu kullanarak ''Erdoğan'a yaltaklanmadım, onu eleştirdim!'' diyebilmek için seçimlerden evvel enteresan işlere girişiyorlar ki, geçtiğimiz günlerde Hollanda'da yaşanan hadiseler bunun bariz bir örneğiydi. Haftalardır referandumun ''Hayır'' kanadından insanları ülkesinde ağırlamaktan şeref duyan Hollanda makamları, Türkiye'nin vazife başındaki bakanını, kendisinin ve Türkiye'nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmalar ile belirlenmiş uluslararası hukuk kurallarına göre kendi toprağı sayılan büyükelçiliğine sokmadı, üstelik sınır dışı etti. Tüm bakanlara ve vekillere zorluk çıkarma girişimleri bu sebepten. Fakat tüm bu engellemeleri yaparken, Hollanda da dahil olmak üzere, tüm Avrupa bu referandumda taraf oldu. Ülkesindeki bir numaralı gündem maddesi ''Hayır oyu verin!'' diye bağırmak olan Avrupalılar, ''Evet'' oyu verecek olanlar ülkelerinde meskûn gurbetçiler ile buluşmak istediğinde ''İçişleriniz bizi ilgilendirmez, giremezsiniz'' şeklinde bir mugalataya başvurdular. Madem bu iş Türkiye'nin iç meselesi ve Avrupa'yı ilgilendirmiyor, yukarıdaki başlığı niçin atıyorsunuz? Abdüllatif Şener Amsterdam ve Rotterdam'da ne hakkında konferans verdi, alacağı araziler hakkında mı? Gezi Olayları başladığında Der Spiegel niçin Türkiye'de ''Boyun Eğme!'' başlığıyla çıkmıştı o hâlde? Bu da Türklerin içişlerine karışmak değil midir?

Elbette Avrupalı makamlar, bunu yalnızca bir ''bahane'' olarak öne sürdüler. Maksatları, yükselen aşırı sağ akımlarının 20. yüzyılda elde ettiği başarıyı tekrarlamasına mâni olmak. Bu da tüm partilerin artık seçim neticesini belirleyecek kapasiteye erişen yabancı düşmanı seçmene oynaması için sağa kaymasına zemin hazırlıyor. Fakat meselemiz bu değil; zira neden Avrupalıların, son üç-dört senedir, bilinçli ve sistematik olarak Türkiye'yi ve Erdoğan'ı bu kadar şeytanlaştırdığını, ''demokrasi havarliği'' maskesi altında her türlü vasıtayı kullanarak Türkiye aleyhine konumlandığını bulmak gibi daha önemli konularımız var. Aslında bu konu, ''Erdoğan'ın Avrupa kamuoyundaki yükselişi ve düşüşü'' şeklinde yorumlamak, en makul seçenek. Fakat bunu yapmadan evvel, Avrupa'nın ''demokratik değerler''ine de bir göz atmamız gerekiyor.

10 Mart 2017 Cuma

Müslümanların Okuması İcâb Eden Kitaplar

Sadece bunu okusanız keşke, kâfi gelirdi...

''Hakikat, insanlara bakarak öğrenilmez; evvelâ hakikati öğren, hakikat adamlarını da tanırsın!'' (Hazret-i Ali, Radiyallâhu Anh).
Bugün, 16. yüzyılda yaşamıyoruz. Yani, eskiden İslâm âlimlerinin ilmi ''avam-havas'' olarak böldüğü, muhakkaktı. Yani kelamı, felsefeyi, fıkıh bilgilerinin hemen hepsini, tasavvufu; öyle yoldaki adama, zanaatkâra vesaire öğretmezlerdi. Lüzumlu din bilgilerini vermek kâfi idi. İnsanlar biraz hesab, biraz okuma, biraz da din bilerek yaşamlarını idâme ettirirlerdi. Bugün böyle değildir. İlim yayılmış, çoğalmış, 15 yaşında çocuklar dahi ''Recm nedir?'' diye birbirine sorar olmuştur. Zira artık internet, her konuda ve meselede hüküm aranan, fetva sorulan bir mecra haline gelerek, hayatımızda yer etmiştir. Dolayısıyla, bugün de Müslümanlar, feodal dönemden kalma ''bilgiyi gizleme, fitne çıkmaması için herkese söylememe'' alışkanlıklarını terk etmek zorundadır, herkes öğrenebildiği kadar çok öğrenmeli, okuyabildiği kadar çok okumalıdır. Müslümanlar; giyimlerine dikkat eden, zekâ ve nezaketleri ile ilgi toplayan, herkese iyi örnek alan, akıllı, ahlâklı, edepli, iyi meslek sahibi, gerekli dinî ve ilmî her türlü meseleyi bilen, alanlarında başarılı, iki veya üç ecnebî lisanı konuşabilen insanlar olmalıdırlar. Yoksa elimizdeki nesiller birer birer erir gider.

Lakin, bugün bunları yapmadan evvel, doğru dürüst Müslüman olmayı öğrenmek zorundayız. İslâm'ı bilmek demek, namaz kılmayı bilmekten, Ramazan'da orucun neyi bozduğunu öğrenmekten ibaret değildir. Bir şeyi bilmek demek, tüm incelikleri ve manasıyla, pek çok veçhe de dahil olmak üzere, komple bir olguyu kavramak demektir. Bugün, bizim en önemli meselemiz, Ehl-i Sünnet'i itikadî olarak müdafaa edebilen, İslâm'ın temel meselelerine vakıf nesiller yetiştirebilmektir. Zaten bunları bilince, insanlar her konuda İslâm'ı müdafaa edebilir. Meselâ İslâmiyet'teki ''Hükümdarın amme menfaat ve maslahatı icâbı mübahları yasaklama yetkisi''ni bilen bir Müslüman, bugünkü ekonomik düzende kölelik olmayacağı için, köle almamanın da İslâmî bir şey olduğunu, dine aykırı düşmediğini herkese anlatabilir. Zira kölelik, ekonomiye (altyapı) bağlı bir üstyapı kurumudur. Zira köleler, tarım toplumlarında çalışır ve mahsul toplarlardı, en fazla bunların taşımacılığını yaparlardı. Bugünün ekonomisi ise sanayi ve dijital çağ ile yürütülmektedir; köle, bugün bir işe yaramaz, zira eğitimi yoktur, üstelik aslı hür olmadığı için verimli de çalışmaz. İngiltere, köleliği sanayi devrimi kemâle ererken, işte bu sebeplerle kaldırmıştır. Çölde bedevî bir kavim olan Suudlar, bu sebeple ancak yeni yeni bedevîlikten çıktıklarında, yani 1962'de köleliği lağvetmiştir. Çünkü, bedevîler evvelden beri ticaret ve soygunculuk dışında iş bilmezlerdi. Ekonomik yapı ve ona bağlı siyasî kurumlar değişince, kölelik gibi müesseseler de lağvedilir. Yani köleliğin olması da, olmaması da İslâm'a aykırı değildir. Bu incelikleri bilmeyenler, kölelik kaldırılınca gayrı İslâmî bir şey yapılıyor zannediyorlar. Bunları öğrenip, insanlara anlatmak lazımdır.

İşte, bu sebeplerden ötürü, oldukça basit ve temel kaynaklara dayalı, sadece İslâm'ın tarih, itikad, hukuk, ibadet, siyaset, tasavvuf gibi veçhelerine dokunan bir kitap listesi hazırladım. Bunları okuyanlar, büyük ihtimalle pek çok dinî sorularına çözüm bulurlar İnşallah. Hazret-i Osman'a, Hazret-i Muaviye'ye laf söyleyen gafillerden tutun da, Osmanlılara giydirip ''İslâm'da saltanat yoktur!'' diyen modernist İslâmcı taifeye dek, herkes bu eserlerden faydalanabilir. Meselâ bu eserleri okuyanlar, İslâmiyet'teki kader mefhumunu da çözer, Osmanlılarda neden meclisin 1876 anayasasına göre hükûmeti düşüremediğini de... İslâm'da devlet var mıdır, varsa nasıldır; bunu da anlar, mürtedin niçin öldürüldüğünü de... Gerisi, size kalmış.